31 Mart 2009 Salı

Gidiş Yolu-2

Bugün size bu yazıyı nereden yazıyorum biliyor musunuz? NewYork JFK havaalanından. Uçağın kalkmasına daha 2 saat var, burada bekleyip dururken yaklaşık 11 yıl öncesini hatırladım. Siz de hatırlarsınız o günü, hani yanımda 8 aylık cici kızımın, 4 yaşlarındaki akıllı bıdık oğlumun olduğu gün. Ama siz o günün sadece Türkiye’de yaşanılan kısmını biliyorsunuz değil mi?
Amerika kısmını, bu ülkeye ilk adım atışımızda neler olduğunu; sıcak, nemli ve sıkıcı bir hava eşliğinde ve pasaport işlerine bakan polislerin soğuk bakışları altında, kızımın 10 küsür saatlik uçak yolcuğu sırasında ağlamayıp ağlamayıp pasaport kontrolü esnasında kendini ve beni perişan edişini bilmiyorsunuz siz. Sonra valizlerimi alırken neler olduğunu; ne kucağımdan minik bebeğimi, ne elimden canım oğlumu bir yerlere bırakamamamı, o koca koca valizleri üçümüz birlikte kaldırışımızı, valizleri taşıyan arabanın devrilmesini, sonra benim oracıkta oturup ağlamak istediğimi, ama aldığım duaların benden üstün geldiğini ve hiç beklenmedik anda bir sürü insanın bana yardıma koşuşunu ve sonrasında işlerimin ne kadar rast gittiğini bilmiyorsunuz siz. Hepsi bir film şeridi gibi gözümün önünden aktı gitti şimdi.
O günden bu güne çok şey değişti tabi. Çocuklar büyüdüler, biri boyumu çoktan geçti, diğeri de geçecek, yakındır. Söylemiştim ya, Amerika’dan ayrıldık, Fransa’da durakladık, sonra vatana yerleştik. Amerika’dan ayrılalı 3 yıl olmuşken geciken yeşil kart işlemlerim için tek başıma katlandım bu uzun ve yorucu yolculuğa. (Hikayenin bu kısmı çetrefilli biraz, yeşil kart hakkındaki düşüncelerimi belki bilahare yazarım size, bakalım.) Yaklaşık bir haftadır buradaydım, şimdi dönüyorum. Dönüşde şimdilik bir problem yok gibi ama, gelirken yaşadiklarım beni hayrete ve dehşete düşürdü, sizinle asıl paylaşmak istediğim de buydu zaten.
Bilhassa 11 Eylülden sonra Amerika’da insanların yabancılara bakışlarının değiştiğini ya duymuş, ya da okumuşsunuzdur. Kimileri merakla, kimileri de nefretle bakmaya başladılar yabancılara, bilhassa da müslümanlara. Kendi rahat yapımdan mı bilmiyorum, ben fazlaca muhatab olmadım nefret bakışlarına, ya da ne bileyim belki de oldum da ya farketmedim, ya alıştım, ya da umursamadım, dedim ya rahatım diye…
Velakin şu göçmenlik işlerine bakan polisler ve görevliler var ya, onlar sizin bu nefreti iliklerinize kadar hissetmeniz için elllerinden geleni ardlarına koymuyorlar. Amerika’da yaşadığım yıllarda da bu görevlilerde bir tuhaflık oldugunu az biraz farketmiştim ama, bu kadar ileri gidebileceklerini hiç mi hiç tahmin edemezdim.
Eğer yeşil karta hak kazanmış ama kartınız henüz elinize geçmemişse veya Amerika’ya turist vizesinden farklı bir vizeyle (iş vizesi gibi) giriyorsanız ya da ne bileyim sadece yapacaklari iş kadarını bilen o ahmak polisler için biraz karışıksa durumunuz, pasaport kontrolünden hemen sonra, sizi ayri bir salona alıyorlar. Oraya girince sanki bambaşka bir alemdesiniz. Amerikalıların o yapmacık sırıtışları yok bu polislerin yüzünde. Tam tersi asık suratlar, kızgın bakışlar karşılıyor sizi. Amerika’da görmeye alışık olduğunuz o rahatlatıcı ortam kesinlikle yok burada.
Herkes gibi ben de beklemeye başlıyorum, neyi ve kimi beklediğimi bilmeden. Parmak izin alınacak dediler ama, çok da doyurucu bir açıklama yapmadılar doğrusu. Benimkiyle birlikte bir kaç kişinin daha pasaportu, başında kimsenin olmadığı bir masada öylece duruyor. 2 saat içinde yetişmem gereken diğer uçuşu kaçıracak olma ihtimali zihnimi kurcalayıp dursa da, elim mahkum, bekleyeceğim. Bir sonraki uçuşda –eğer varsa- yer bulabilirim belki ama, bunlardan öldür Allah cevap alamam, onu kesin biliyorum. Engelli yolcularla ilgilenen, Hindistanlı olduğunu sandığım bir kadına soruyorum: “Daha uzun sürer mi acaba?” gibilerinden. Hayretler olsun, ona ne oluyorsa, “ben bilmem, işlerini yapıyorlar işte, bekleyeceksin” havalarında beni bir tersliyor ki, sinir oluyorum.
Diğerleriyle yolculuk ve yeşil kart hikayelerimizi paylaşmaya başlıyoruz. Görüyorum ki, yanımdaki üç beş türkün arasından ingilizce bilen tek kişi benim. Aman ne olur bize yardım et demeye başlıyorlar. Üzülüyorum, kendi eski günlerim geliyor aklıma. “Tabi ki” diyorum, “seve seve”. Zira hazır yabancı dil biliyor olmanın zekatını ödeme fırsatı düşmüş elime, kacırır mıyım?
Bu arada diğer tarafta bir kaç polis, başkalarıyla ilgileniyor, pasaportlarına damga vurup gönderiyorlar. Orada kimse beklemiyor, gelen gidiyor. Merak ediyorum, ne ola ki diye? Nihayet sıra, yakınlarımda oturan bir beye geliyor, onu da bu hızlı işleyen masadan çağırıyorlar. Sanırım İranlı, en azından pasaportundan ben öyle sanıyorum. Adamcağız ingilizce bilmediği için, polisle bir türlü anlaşamıyor. Polis onun öğrenci olduğunu düşünerek, okuldan verdikleri belgeyi soruyor, adam dosyasına bakıyor, arıyor… ama istenilen belgeyi bir türlü bulamıyor. Polis ses tonunu yükseltiyor, tane tane konuşmaya çalışıyor, ama çok kızgın, sanki adamı dövecek gibi: “Git, yerine otur, o belgeyi çabuk bul gel…” gibi kaba tavırlarla bir şeyler söylüyor adama. Adamcağız yerine oturuyor. Aradan 5-10 dakika geçiyor geçmiyor, sira yine o beye geliyor. Yine aynı hikaye: “Where is the paper they gave you from the school? (1) ” diye soruyor polis, “bulamadın mı daha?”. Adamcağız başka başka kağıtlar uzatıyor polise ama, o, kaba tavrını sürdürüyor ve adeta ittiriyor adamın elini, “bunlar değil” diyerek.
“La Havle…” çeke çeke, o adam için dua etmeye, polisin yüzüne karşı okuyup üflemeye başlıyorum. Bir müddet sonra iyice sinirlenen polis “yok mu bu adama yardım edecek kimse?” diye bize doğru sesleniyor. Adamcağızın Arap veya İranlı olduğunu varsayarak üzülsem de elimden bir sey gelemiyeceği için pek oralı olmuyorum. Ta ki: “Anybody who can speak both Turkish and English? (2) ” deyince bizim sinir küpü polis efendi, hemen fırlıyorum yerimden.
Adamcağız çok seviniyor, bana teşekkürler ediyor. 40 lı yaşlarda bir beyefendi bu. Polis beyin sandığının tersine Amerika’da okumuyor, North Carolina’da bir üniversitede düzenlenen bir müzik etkinliğine katılmak için geliyor Amerika’ya. Türkçeyi benim kadar iyi konuştuğu ve Türkiye’de yaşadığı kesin, ama milliyetini bilemiyorum. Amerika’da seminerler ve konserler verecek, zira kendisi profesyonel bir müzisyen. “CD lerimi gösterebilirim” diyor, sevecen ama çekingen bir tavırla. “Hiç işe yaramaz” diyorum, “baksanıza ne kadar ters birisi, siz size gönderilen kağıdı verin yeter.” Kağıt yok, bir şekilde ulaşmamış beyefendiye, ya da kaybetmiş, emin değil kendisi de. Tamam, bu hatayı kabul ediyor ama, onun da yetişmesi gereken baska bir ucuş var ve zaman da hızla akıp geçiyor. Polis hiç mi hiç oralı değil, “He screwed up (3) ” diyor, başka bir şey demiyor. “Bekleyeceksin” diyor, “en azından bir saat sürer işlemlerin”. Çaresiz koltuğuna dönüyor beyefendi, beklemeye devam ediyoruz.
İyice sinir küpü oluyorum ama, onların ekmeğine yağ sürmemek için kendimi kontrol etmeye çalışıyorum. Böyle olmamalı diyorum, ne hakları var bu kendilerini dünyanın hakimi sanan şahıslarin, diğer insanları bu denli aşşağılamaya? Belli ki karşısındaki kendi alanında saygın bir isim ve bu ülkeye geliş amacı keyfi de değil, bilgi ve tecrübe alışverişi yapmak için burada. El üstünde tutulması gerekmez mi onun? Hayretler olsun… Üstelik eksik belgeyi telafi etmenin bağırıp çağırmaktan başka bir yolu da olmalı değil mi?
Ben bu düşünceler içindeyken bizim pasaportların olduğu masayla ilgilenmek için zenci bir polis geliyor. Bu da kabalıkta diğerinden hiç aşağı kalır değil. O Hindistanlı kadının ilgilendiği ve yine İranlı olduğunu sandığım yaşlı bayanın parmak izini alırkenki tavırları beni bu denli emin söylettiriyor. Kadıncağız, yüzünde bir gülümseme, hatta ses tonunda hafif bir kahkahamsı gülüş ile karşılık veriyor polise. Kahkaha bir yana dursun, gülümsemeye bile tahammülü olmayan bu yeni polis, kadını öyle bir tersliyor ki, “bu kadar da olmaz” diyorum. “Kes şunu, yoksa seni şu kapının arkasında bekletirim” diyor. Ama kadıncağızın ya sinirleri gevşemiş ya da onun şaka yaptığını sanıyor, hiç aldırmıyor. Hafif hafif kikirdiyor tabiri caizse:)
Sıra bir Türk hanıma geliyor, oncağızım da bana ingilizce konusunda yardım et diyenlerden. Korkudan yanlarına varamıyorum ama, kulak kabartıp iyice dinliyorum ne diyor adam diye, ihtiyaç durumunda hemen kalacak gibi de bekliyorum. Tek yaptığı, parmak izi almak ve bir kağıda isim yazdırmak. Parmak izini alırkenki tavrı çok kötü. Hiç bir şey konuşmadan veya işaret bile etmeden elini çekiyor kadının, parmağını tutuyor ve sert bir şekilde bastırıyor mürekkebe, sonra da ötedeki kağıdın üstüne. Adeta sürüklüyor onu sağa sola. Es kaza elini biraz sıkı tutmuşsa kadın, kızıyor, bağırıyor. Elini serbest bırakmasını istiyor. Kadıncağız yine kibarlığı elden bırakmıyor, ama ses tonunda alaycı bir tavır da sezmiyor değilim: “Thank you” diyor polise. “Don’t thank me, I’m not done yet (4) ” diyor ve devam ediyor. Sinirim iyice tepeme vuruyor. Bizim Türk hanımın işi 2-3 dakika içinde bitiyor. Sırada ben varım, önceden parmak izi verme tecrübem olduğu için kendimi hiç sıkmadan elimi hemen uzatıyorum. Hiç konuşmuyorum, en fazla 1 dakikamı alıyor bu iş benim. Teşekkür filan etmeden, koşarcasına ayrılıyorum oradan. Allah bir daha düşürmesin bunların eline diye dua ederek.
Gümrükten problemsiz geçiyorum, zaten elimde, içinde bir kaç eşyamın olduğu küçük bir bavuldan başka bir şey yok. Aklımda bin bir düşünce, diger uçuşu yakalamak için kapıya doğru koşuyorum.
Diğer uçuşum esnasında uyanık kaldığım zamanlarda (10 saatlik yorucu yolculuğu ve Türkiye’de çoktan gece olduğunu düşünürsek uyuya kalmamak mümkün değil tabi) hep bu olan biteni düşünüyorum.
Sonunda acizane vardığım nokta şu: İlk ve altın kural; bunların dillerini çok iyi konuşacaksın. İkincisi; kesinlikle kendinden emin ve vakur olacaksın. Ezik durmayacaksın bunların karşısında. Bir müslümana da yakışır şekilde nezaketi de elden bırakmadan, ezdirmeyeceksin kendini. Bir de tabi, buraya ne amaçla geldiğini düşüneceksin, artıları ve eksileri sürekli değerlendireceksin. Dünya geçici, ömür kısa. Bu fani alemde niyetini sürekli kontrol etmez, gidişatın iki dünya saadetini kavi kılacak şekilde devam ettiğinden emin olmaz, iki kuruşluk menfaat icin boynunu bükersen, değil sadece Amerikan polislerine bütün aleme oyuncak edersin kendini ve şerefini, vesselam…

Tercümeler:
(1): Sana okuldan verdikleri kağıt nerede?
(2): Hem türkçe ve hem ingilizce bilen birileri (var mı)?
(3): (Bu işi) o berbat etti. (Hata yaptı, hatalı gibilerinden.)
(4): Bana teşekkür etme, henüz bitirmedim.

22 Ağustos 2008 Cuma

Amerika' dan Aldığınız Ehliyeti Türk Sistemine Nasıl Dönüştürürsünüz?

Bu sorunun ilk ve en kısa cevabı; biraz zor ve koşuşturmacalı şekilde dönüştürürsünüz olacak. Bu cevabı verenler 10 puan kazandı:)))
Yine gitmek& dönmek arasında gidip geldiğim şu gunlerde; artık kaçamak, kısa mesafeli sürüşlerimin illegalliğine bir son vermek maksadıyla tuttum Adliyenin yolunu. Bir sabıka kayıt belgesi alayım deyu.
Tabi ki ben dersimi yapmış, diğer belgelerimi önceden hazırlamıştım bile: Amerikan ehliyetimi noter tasdikli olacak şekilde bir yeminli tercümana tercüme ettirmis, tercüman amcanın ingilizcesi karşısında güldüğümü belli etmemek için dudaklarımı ıssırmıştım ama, olsun, işim görülmüştü:)
Sonra sağlık raporumu alırken doktor beni hoş beş karşılamış, her iki dizime birer tık vurmuş, arkadaki harfleri aynadan okutmuştu bana (böylesini ilk defa gördüm, ilginç geldi). Ehliyet almama mani bir sağlık problemim yoktu şükürler olsun.
Eh hazırda üç fotoğraf, nüfus cüzdanının aslı ve iki kopyası da vardı ve kan grubumu da biliyordum zaten. Ankara Emniyet Müdürlüğüne ziyaretimi gerçekleştirebilirdim.
Tıka basa dolu koskoca bir salonda bekleyen yüzlerce insandan biri de bendim artık. Neyse ki "sıramatik" var, hemen matik bir şekilde almak için sıramı, yaklaştım makinaya. Beni çaylak mı gördü ne, yılışık ama kendinden emin, 19-20 yaşlarında bir şahıs yaklaştı yanıma; "Abla, ne sırası alacaksın" diye. Dokunmatik ekrandaki "ehliyet" yazan yere basmıştim ben zaten. "Ehliyet sırası bitti abla" dedi. "Aaa" dedim, "Tüh!" "Siz burada vazifeli misiniz peki?" "Yoo, iş takipçisiyim" "Amaaan" dedim icimden, "Beni alıkoyuyor işimden, maksadı belli oldu..." Bu süre zarfında beyefendi kendini benim velim tayin etmiş, dokunmatik ekrandaki menüde geriye gitmiş, nasıl yaptıysa kaşla göz arası yurtdışı ehliyet sahibi olduğumu bana söyletmişti bile. Ekranda aynı tuşa bastı "Ehliyet... (altinda bir suru alt baslik ama, tek kategori altinda)" "Eee" dedim, "ben de aynı yere basmıştım zaten". "Dilekçe yazdın mı abla?" "Yazdım yazdım..." Sıramı aldım, gittim, kendimden emin bir tarzda oturdum, beklemeye başladım, aman bana bulaşma da havalarinda...
Sonra içime bir kurt düştü. Durdum duramadım, acaba var mı bir bildiği dedim, dilekçe filan da yazmamıştım zaten. (Ama internette gereken belgeler arasında yoktu ki dilekçe diye bir sey.) Hem bir kaç ay önce eşime epey yardım etmişti yine böyle birisi, araba satış işlemlerinde, ondan da cesaret aldım, tek başıma olmayacak mı ki dedim, hadi dedim sorayım şuna bir. "Ben sana demedim mi abla, iyi ki bana denk geldin sen..." Bilmem ne abiye sorduk bir de. "Git oğlum, hemen bir dosya al, bir de harç yatır, dilekçeyi doldur." Ay bunlar başlı başına bir organizasyon. Gayet ciddiler, profesyoneller, o abi benimle muhatab bile olmuyor, diğerinin müşterisiyim ya. Bizimki önde ben peşindeyiz şimdi. Koridarlardan hızla geçiyoruz, arada karşılastığımız memur beylerle sözlü& fiziksel her türlü şakayı da ihmal etmiyoruz. Tanınan, sevilen bir tip olduğumuz belli... Neyse, 1 YTL karşılığı Şoförler Odasından dosyamızı, 191 YTL karşılığı da Maliyeden harç ödendi makbuzumuzu alıyoruz. "Aman abla, kaybetme" gibi tembihler eşliğinde.
Yine düşüyoruz koridorlara. "Dur bir dakika, nereye gidiyoruz?" diyorum ama, peşinden de ayrılmıyorum delikanlının. "Ofise, bunu daktiloyla doldurmak gerekiyor" Emniyetin hemen yanında bizim ofis gibi onlarcasının bulunduğu bir mekana geliyoruz, benim gibi "iş bilmez" lerle ve onların işlerini takip ederek bedavadan para kazananlarla dolu bir mekan burası. 10 YTL karşılığında dilekçem daktilo ile yazılıyor. Bu esnada Amerikan ehliyetim bir rağbet görüyor, elden ele geziyor; hiç görmemişler de, orada ehliyet almak kolay mıymış da, ne güzelmiş de, aman da aman da...
O önde, ben arkada giriyoruz emniyete yeniden. "Abla, pazartesiye alırsın ehliyetini, sen bana numaralarını ver, ben senin için takip ederim, ehliyetin hazır olunca ararım seni" gibi bir girişten sonra başlayan bir sürü cevapsız özel soru. Sinirim bozuluyor. "Yardımlarınız için teşekkürler" deyip sırra kadem basmaya çalışıyorum, tınmıyor. "Gerisini ben hallederim" filan deyince ciddi ve çatık bir kaşla, fıytırıyor... Sonra bir bakıyorum, dilekçenin altında "sabit veya mürekkepli kalemle doldurulması..." filan diye bir açıklama var. Nasıl da kandırıldım ama diye kendi kendime kızıyorum. Neyse ki daha fazlasına mahal bırakmadan yakamı kurtardım diye de seviniyorum.
Memurlar genelde kibar ve yardımsever. O sıcağa, onca yön yordam bilmeze, işini yapan memuru danışma gibi kullanmak isteyenlere çoğu! sabırla cevap veriyor. Bir kac kez ben de acemi durumunda yanlış sırada bekliyorum ama, sonunda nihayet 35 YTL bedelindeki ehliyetim için imzam alınıyor. Salı gününe nüfus cüzdanının aslıyla benim veya bir arkadaşımın danışmaya gidip ehliyeti alması gerekiyor. Bugünün cuma olduğunu düşünürsek epey hızlı. İş bitti, inanamıyorum...
Bir kaç bilgi:

  • Emniyet Müdürlüğünde görevlilerin elinde bir liste var, ülkelerin ve ehliyet sınıflarının yazılı olduğu. Sizin ehliyetinizin o listede olup olmadığını sorun. Zira bekleme süreniz cumadan salıya değil de, Ağustosdan Ekime kadar uzayabilir buna bağlı olarak. Benim durumumda; Amerika Florida E sınıfı ehliyet o listede var ve bire bir Türk ehliyeti ile değiştiriliyor. Aksi halde ehliyetin alındığı makamla yazışmak gerekiyormuş, bu da zaman alıyormuş, 2 ay kadar.
  • Aşağıya Ankara Emniyet Müdürlüğünün konuyla ilgili istediği belgeleri sıralıyorum. Tiklayin veya okuyun:

DIŞ ÜLKELERDEN ALINAN SÜRÜCÜ BELGELERİNİN DEĞİŞTİRİLMESİ
Şoförler Odasından dosya( Sürücü belgesi müracaat formuna fotoğraf yapıştırılacak)
Sürücü belgesinin noterden veya elçilikten tercümesi
Sağlık raporu (Geçerlilik süresi 1 yıldır.)
Sabıka kaydı (Geçerlilik süresi 1 yıldır.)
3 adet vesikalık fotoğraf (Son 6 ay içinde çektirilmiş)
Türk vatandaşı ise, nüfus cüzdanı ve fotokopisi
Kan grubu belgesi (Kan grubunu bilenler için gerek yoktur)
Elçilik mensubu ise Hüviyet fotokopisi
Sadece Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (K.K.T.C.)Sürücü belgelerinin Tercümesi istenmemektedir.
K.K.T.C. Sürücü belgelerinin noterden onaylı fotokopisi

  • Sağlık raporu özel bir klinik veya devlet hastanesinden olacakmış, her yerinkini de kabul etmiyorlar. Sağlık ocaklarından alınan raporlar geçerli değil.
  • Gerekli belgeleri hazırlayıp Emniyete gidince sıra numaranızı alın, beklerken hemen oradaki bir gişeden, Şoförler odasından dosyanızı alın. Onun hemen karşısında harcınızı yatırın.
  • Bütün bunları yaparken gişelerdeki vazifelilerden yardım isteyin, yardım için koşuşturanlara kulak asmayın. Babalarının hayrına yardım etmiyorlar.
  • Hangi sıranın hangi gişeden işlediğine dikkat edin ve sıranızı oturarak beklemeyin. Gişenin yakınlarında durun. Kimi açıkgözler kaynak yapıyorlar, bir de fırsat bulduğunuz bir zaman gişedeki görevliye kibarca doğru yerde olup olmadığınızı sorup kontrol ediverin. Kibar sorarsanız onlar da güzelce cevaplıyorlar.
  • Kolay gelsin. Aman dikkatli sürün...

Şoförler odasından dosya: 1 YTL

Maliyeye harç: 191 YTL

Dilekçe yazılımı: 10 YTL

Çekilen onca yorgunluk, şaşkınlık ama sonunda edinilen tecrübe: Paha biçilemez.

There are somethings money can't buy.

For everything else there's Master Card:)))

16 Nisan 2008 Çarşamba

Herkes mi Trafik Canavari Bu Ulkede???

Eger siz de benim gibi ehliyetinizi bakkaldan degil ama, Amerika gibi bir dis ulkeden aldiysaniz yandiniz. Hele hele ilk trafik tecrubenizi otomatik vitesli arabalarla yaptiysaniz, sonralarda da bu tip arabalara kucumser bir tavirla "beceriksizlerin arabasi" der gibi "kiz arabasi" diyenlerle dolu bir ortama girince yillarin deneyiminin bir anda yok sayildigini gorup sasabilirsiniz.

Ya neler oluyor, ben aslinda araba kullanmayi biliyorum bile demeye sansiz yoktur sizin. Sizin alistiginiz mekan-i trafikdeki yollarin duzenli olusu, isiklarin, isaretlerin var olus sebeplerine uygun kullanilmasi, suruculerin ve de yayalarin yapmasi gerekenleri yapmis olmasi, vs vs... aslinda bunlarin hepsi sizin sucunuzdur. Evet, bunlar suctur, cunku bunlar icinizdeki trafik canavarini uyandiramiyacak kadar duzenli bir gidisat saglar.

Oyle ya, dusunun bir kere, dusunce ufuklarinizi genis tutun ama, haydi hayal kurun diyelim biz ona (zira bu duzen bizim ulkemizde hayalden oteye gecemiyecektir maalesef:(
Uc seritli bir yol hayal edin, -diyelim ki hiz siniri da 50 km/saat olsun- 30 la gidenlerin yolun en sag seridinde seyrettigini, 45 i, 50 yi bulanlarin orta seridi kullandigini, en sol seridin de sadece sollamalarda kullanildigini hayal edin. Sonra bu yolu bir baska yolun kestigini hayal edin, haydi biraz daha cilginlastirin bu hayali ve bu kesisen yollarda duzeni saglamak icin kirmizi, sari, yesil isik dairelerinden olusan bir isaret oldugunu dusunun; bu yolda sola donecek olanlar icin makul mesafe evvelinden bir donus seridi acildigini, isiklar kirmizidan yesile donerken bu donus seridine yesil bir okla oncelik tanindigini dusunun, hatta isi daha da ileriye goturun ve yolun ortasinda sirf donmek icin ayrilmis koskoca bir seridin devam edip gittigini dusunun...
Amerika traffic isaretleri ve kurallari icin bakiniz: Amerika' da Ehliyet

Amma cok hayak kurduk degil mi? Olacak is mi bu simdi? Sende de hic cesaret yok kardesim, 50 mi hiz siniri, en az 80-90 basacaksin, hizli arac nerde mi gider, elbette hangi seritte bosluk varsa orada. Ha, bu arada serit ne demekti, bir daha hatirlatir misin? Su yollardaki cizgiye mi deniyordu? Olur mu oyle sey ya? Guya 3 seritli yol yapmislar, halbuki o yolda 5, hatta cok kalabalikta 6 araba bile yan yana gidebilir. Hem kimin gozu aciksa o gecer one, sen kural filan diyorsun ama, burada bunlar islemez kardesim. Bak kamyonlara, koca cusselerine bakmadan nasil da solluyorlar birbirlerini, yokus filan farketmez, geciyorlar en sol seride, oohhh, bu yollarin krali benim, var mi bana yan bakan edasiyla...
Donme seridi de neymis ustelik? O kadar mi acemisin yahu? Sag sol farketmez, sen bas git, donecegin yola gelince de nasil olsa bulursun bir bosluk, dalarsin araya, arkadakiler frene basarlar merak etme...
Zaten cogu yerde isik da yok ki, kim hizliysa o geciyor, hem heyecanli da oluyor boylesi; yoksa tekduze bir trafik, sur git, bize yakismaz bu kardesim.
Biraz usta olacaksin trafikte kisaca, biraz da gozu kara elbette. Korkmayacaksin, yeri gelince basacaksin @~^&*#!. Yoksa barinamazsin, bak benden soylemesi...



28 Mart 2008 Cuma

Gitmek de Zor, Dönmek de; Ama Bunları Anlatmak Daha da Zor...

Bu blogun tek tük, velakin seçkin okuyucularını çok beklettiğini, hatta hatta ihmal ettiğini biliyor sahibi. Bu yüzden üzgün, özür diliyor, bu cici köpekçiği vesile kılarak.

Aslında bu bile başlıbaşına bir Gitmek-Dönmek hikayesi olabilir. Vatandan uzaktayken çok çeşitli uğraşlara, hem de severek yaptığı uğraşlara vakit bulabilen Bir Anne, hasret duydugu vatanına gelince, nasıl olduğunu anlamadan birden bire çarka kaptırıvermiş kendini, herkesin "ayol çok meşgulüm" lafını diline perçenk ettiği dünyaya adım atıvermiş farkında bile olmadan... Böyle başlar ve devam eder hikayemiz...
Nitekim öyle degil mi hayatımız, hızını kendimizin ayarlayamadığı, buna güç yetiremedigimiz bir düzen ki, sormayın gitsin. Girmezseniz bu düzene, siz ihmal edilen oluyorsunuz, sözü dinlenmeyen oluyorsunuz, "gundemi takip etmeyen" oluyorsunuz, girince de "gündem" denilen o düzen icinde eriyip kayboluyorsunuz... Bakıyorsunuz artık; yaptıklariniz, yaşadıklarınız sizin arzu ve istekleriniz dışında gelişmiş, sırf gundeme uymak uğruna kaptırıyorsunuz kendinizi bu gidişata...
Aman, Allah muhafaza... Bakmayın yazının girişine; neyse ki Bir Anne, etrafindakiler hala "alışırsın, alışırsın" deyip dursalar da; alışmamış, alışamamış olmaktan mutlu, mesut, "kendi gundemi" içinde yaşayıp gidiyor. Arada sevilen gönülleri memnun etmek adına eskiden alıştığı kendi düzenini biraz olsun değiştirmek zorunda kaıiyor ama, eh o da "Dönmüş olmanın" güzelligi, zevki. Doya doya yaşamalı onu da.
Arada sırada kafasına eseni yapabilmenin özgürlüğünü yaşayabilecek kadar, aman millet ne derse desin diyebilecek kadar gurbet görmüş olmak; bazen de özledigi vatanını doya doya yaşayacak kadar, annesine babasına huzur içinde hizmet edip, konu komşuyla havadan sudan konuşacak kadar dönmüş olmanın keyfini çıkarmak yetiyor şimdilik Bir Anne' ye.

Bu bloga '1. Bölüm' başlıklı bir yazıyla giriş yaptığı için pişman Bir Anne. Şimdi hikayeyi nasıl bağlayacak, kara kara onu düşünüyor, yazmamasının, yazamamasının bir sebebi de bu aslında... Gün ola devran döne...

16 Ocak 2008 Çarşamba

Kim Yabanci

Her gecen gun sahit olduklarim beni biraz daha sasirtiyor. Ne desem, nasil yorumlasam, bilemiyorum.
Biz nasil olmus da unutmusuz sevgiyi, kucak acmayi, ayip (varsa) ortmeyi, hata aramamayi, guzellikleri gormeyi...
Amerikali arkadasim o kadar sevecen, o kadar buyuk yurekli ki, benim vatandasimin kem bakislari karsisinda bile " Ben size gore cok rahatim, daha dikkatli davranmam lazim" diyebiliyor. Onun yerine ben kiziyorum, kuplere biniyorum birlikte her disariya cikisimizda.
Demek ki biz bu kadarini kaldiramiyoruz; rengi, dili, milleti farkliysa yadirgiyoruz. Burun kiviriyoruz, soylenerek geciyoruz yanindan, hic olmadi tuhaf bir bakis firlatiyoruz. Din birligi yetmiyor demek ki. Yazik bize.
Bu hanim, Turkiye' ye alismaya calisiyor, esinin kulturunu tanimaya calisiyor, kim anlar, kim tahmin eder. Peki ya biz; yurtdisina cikinca abesi unutan, kural disi yasamayi, kanunlari cignemeyi "nasil olsa benim memleketim degil" mantigiyla karsilayan biz? Oralarda yaptigimiz ayiplardan oturu gordugumuz muamelelere "kafir bunlar, sevmiyorlar Turkleri, muslumanlari. Tabi boyle davranirlar" diye kilif uyduran biz...
Sorarim size; bizi sevmeye calisan, ayni inanci paylasan, tek ayibi! (ayip denirse ona da!) kulturundeki farklilik olan bir misafiri neden sindiremiyoruz?
Buna nasil bir kilif bulacagiz bakalim, merak ediyorum dogrusu.

21 Ekim 2007 Pazar

Komsu Komsunun Kulune Muhtactir

Insan vatandan, ailesinden uzakta kalinca, arkadaslarini, kendisiyle ayni sartlarda yasayan dostlarini koyar ailesinin yerine. Ama o dostlar da, gercekten kimi zaman aile fertlerinden bile beklenilmeyecek yakinligi ve fedakarligi gosterir ya, iste o zaman kenetlenir insanlar... Acisiyla, tatlisiyla, kiymeti biline, bilinmeye surer gider bu...
Gurbette olunca komsuluk demek araba ile en az yarim saat gidilen mesafe demektir, "aaa, yakin oturuyormusuz" denilen mesafe de aynidir. Yakindaki evlerde Turk yoktur, "amaaan su Amerikalilar da..." dedirtir insana. Bayram gelir, seyran olur, kimse kapinizi calmaz ya... O yarim saatlik mesafedeki komsulariniz da olmasa cekilir mi buralar dedirtir...
Hasta olursunuz, o guzel komsulariniz corbanizi eksik etmezler; derdinizi dert edinir, nesenizle mutlu olurlar. Sonra bakmissiniz ki kocaman bir aile gibi olmussunuz, farkina varmadan...
Amerikalinin adetlerine "guzelmis ama, bizim adetlerimiz baskadir ayol, nerdeeee" diye burun bile kivirirsiniz. Halbuki hata hep aliskin olunan seyleri aramak, ozlemekmis. Bunu sonradan anlarsiniz; o alisamadiginizi sandiklariniza alistiktan sonra, farkinda olmadan...
Sonra cikar gelirsiniz vatana. Her taraf Turk, herkes ayni dili konusur. Aman ne guzel, oh oh... Bir hafta gecer, iki hafta gecer, ay olur, o da gecer gider... Kapinizi tek calan, halinizi hatrinizi tek soran Amerikali komsunuz olur 8-10 apartmanlik koca sitede. Allah Allah, cok mu buyuk konusmusum acaba diye dusunursunuz:)
Demek ki, insan her yerde insandir; kimisi daha dusuncelidir, kimisi degil, kimisi bunun bile farkinda degil; bunlar pek de milletlere mal edilecek hasletler degilmis aslinda diye dusunmeye baslarsiniz. Ama siz gurbetten donup de beklentiler icinde olunca biraz hayal kirikligina ugrarsiniz, o kadar.

Butun komsularima sonsuz sevgi ve selamlarimla...

Not:Yasanmis ve halen yasanmakta olan gercek bir hikayedir:)

19 Ekim 2007 Cuma

Kirik Kanatli Guvercinler

Gecen gun bir duvarin kenarinda bir kac guvercin gordum. Pencelerini cikarmis, saldirmak icin bekleyen yirtici kuslardan kacmislardi anlasilan. Birbirlerine kenetlenmis, bir koseye siginmis, hafif ruzgarda ucusan incinmis kanatlarini duzeltiyor, birbirlerini teselli ediyor, kendilerine gelmeye calisiyorlardi adeta.
Arabadan inip yanlarina gitmek istedim hemen. Sarilmak istedim onlara, gozyaslarimi kanatlariyla silmek istedim. Oyle icim acidi, oyle canim yandi ki, o yirtici kuslarin hepsine lanet okudum, sinirlendim. Sinirlendikce gozyasim kurudu, ofkem buyudu.
Sonra kendi guvercinim geldi aklima. O da mi boyle olacak dedim, buyumese keske hic dedim icimden, buyumese de evden hic ucmasa, kanatlarini sadece bizim icin cirpsa. Ama maalesef, gun gelecek buyuyecekti o da... Dua edip siginmak lazim dedim sonra, iste o zaman biraz duruldum...
Gordugum guvercinler Ankara Universitesi Eczacilik Fakultesi' nin kapisi onunde, sokak ortasinda basortulerini takan kiz ogrencilerdi. Hepsini sonsuz saygi ile selamliyor, onlari bu hale getirenleri kiniyorum...
Ve ben, sokaklarda hep, acaba bugun ne gorecegim, neye sahit olacagim diye geziyorum; bu uzucu manzarayi gormeyi hakettim anliyacaginiz. Ama, fazla irdeleme, amaaan, bosver de gitsin, burasi Turkiye diyenlere inat, devam edecegim aramaya, irdelemeye... Bakalim ne zamana kadar?